Abbasiler Döneminde Kudüs

Abbâsîler, Emevîler döneminin ortalarından itibaren uzun soluklu bir ihtilâl planlamışlardı. Emevîler’in bir asra yakın devam eden idaresinde yapılan uygulamalar, çok geniş bir coğrafyaya yayılmış bulunan İslâm toplumunda değişik pek çok gayri memnun unsurların ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Abbâsîler’in iktidara gelmesi böyle bir iklimde ortam bulmuş, Emevî idaresinden memnun olmayan grupların öncülüğünde yapılan yoğun propaganda, kapsamlı ve sistematik bir örgütlenme ihtilâli başarıya ulaştırmıştı. Devlet içerisindeki olumlu-olumsuz bütün şartları kendi lehlerine ustaca kullanan Abbâsîler, yaptıkları son bir hamle ile 749 yılında hilâfeti ele geçirmişlerdi. İslâm dünyasında yönetimin Abbasîler’e geçmesiyle birlikte hemen her alanda büyük değişiklikler olmuştur. En başta, Emevî Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte artık Suriye’nin önemi azalmış, siyasî ve sosyo-kültürel ağırlık merkezi Irak’a kaymıştır. Abbâsîler’in Suriye’de kalmaları kendi güvenlikleri açısından tehlikeliydi. Bu sebeple onlar, kendi ideolojilerini benimseyen Irak’ı merkez edinmeyi tercih etmişlerdi. Abbâsî halifeleri geniş İslâm coğrafyasını beş asra yakın bir süreyle 766 yılında kurulan Bağdat’tan yönetmişlerdir. Yönetim merkezinin Bağdat olması, Kudüs’ün de içinde yer aldığı Filistin bölgesini haylice etkilese de, coğrafî uzaklığına rağmen Kudüs, Mekke ve Medine’yle beraber İslâm dünyasında üçüncü kutsal şehir olma özelliğini hep korumuştur. Abbâsîler’in işbaşına gelmeleri arifesinde Kudüs’te büyük bir deprem yaşanmıştı. Yeni yönetimin şehirdeki ilk faaliyetleri, depremin yaralarını sarmak olmuştur. Emevî halifesi II. Mervan zamanında Ölüdeniz Fayı’nda meydana gelen deprem hem Suriye hem de Filistin bölgesinde çok büyük hasara sebep olmuştu. 130/747 yılı 10-12 Cemâziyelevvel/16-18 Ocak tarihinde meydana gelen bu depremde pek çok insan hayatını kaybetmiş, başta Kudüs olmak üzere pek çok şehirde manastırlar yerle bir olmuştu. Deprem korkusundan dolayı insanlar Kudüs’te evlerini terk ederek 40 gün boyunca dışarılarda gecelemek zorunda kalmışlardı. Kudüs’te Kubbetü’s-sahra’nın doğu ve batı duvarları yıkılmıştı. Emevîler, Abbâsî ihtilâli nedeniyle Kudüs’le ilgilenememişlerdi. İlk Abbâsî halifesi Ebü’l-Abbas es-Sefâh döneminde (750-754) de yeni iktidar kendini kabul ettirme mücadelesi verdiğinden olsa gerek, kaynaklara depremden hasar gören yerlerin tamirâtıyla ilgili ancak ikinci halife Mansûr dönemiyle (754-775) ilgili bilgiler yansımıştır. Birçok bakımdan Abbâsî devletinin gerçek kurucusu kabul edilen Mansûr’un hilafete geçişinden dört sene sonra Kudüs’ü ziyaret ettiği rivayet edilir. 140/758 yılında gerçekleşen bu ilk ziyaret Mansûr’un hac dönüşünde gerçekleşmişti. Tarihçi Mes’ûdî bu ziyaretin halifenin adağı nedeniyle yapıldığı ve 141/758- 759 yılında gerçekleştiğini kaydeder. Ziyaret sırasında dağıttığı hediyelerle Kudüs halkının gönlünü kazanmaya çalışan Mansûr, depremde hasar gören yerlerin tamiri için Abbâsî beytülmalinde yeterli ödenek mevcut olmadığı için, valilerine mektuplar yazarak kendilerinden ekonomik destek istemiştir. Emir üzerine valilerden her biri Mescid-i Aksâ’daki revaklardan birinin tamiratını üstlenmişti. Buna ilave olarak Kubbetü’s-sahra’nın kapılarındaki altın ve gümüşler de eritilerek paraya dönüştürülmüş; tamir masrafarının bir kısmı da bu paradan karşılanmaya çalışılmıştı.

Mansûr, Kudüs’ü ilk ziyareti esnasında Kudüs’te yaşayan Hristiyanların cizye vergilerini artırmış, keşişlerden de cizye alınmasını emretmişti (757-758 yılı). Bu dönemde vergiden kaçmak için kendisini din adamı olarak kiliselere kaydettirenlerin sayısındaki artış nedeniyle din adamlarına yönelik böyle bir zorunluluk getirilmişti. Halife, yine bu ziyareti sırasında Kudüs’te kiliselere ait bazı malların müsadere edilmesini; Yahudilerin ve Hristiyanların ellerine cizye mükellef olduklarına dair bir nişan vurulmasını emretmişti. Halifenin müsadere ettiği mallardan bir kısmının paraya çevrilmesi Yahudi tüccarlar tarafından gerçekleştirilmişti.

Kaynaklarda Mansûr’un, 154/770 yılında Kudüs’e bir ziyaretinden daha bahsetmektedir. İslâm kaynaklarında bu ziyaretin detayları hakkında herhangi bir bilgi verilmemiştir. Ancak Yahudi kaynaklarda Mansûr’un bu ziyareti sırasında Kubbetü’s-sahra’nın tamir edilmesini emrettiği belirtilir. Anlaşıldığı kadarıyla Mansûr’un bu ikinci ziyareti de Kudüs’te tahribata yol açan deprem nedeniyle gerçekleşmişti. Kudüs’ün bulunması sebebiyle Filistin, Halife Mansûr zamanında müstakil bir eyalete dönüştürülmüştü. Bundan öncesinde Filistin Suriye eyaletine bağlı bir vilayet konumundaydı. Yeni eyalete vali olarak Abdülvehhâb b. İbrahim tayin edilmişti.

Halife Mansûr’dan sonra yerine geçen oğlu el-Mehdî de 163/780 yılında Kudüs’ü ziyaret etmişti. Mehdî, Kudüs’te bulunduğu süreçte 158/774 yılında meydana gelen depremin verdiği hasarı gidermeye çalışmıştı. Söz konusu tarihte Filistin’de meydana gelen deprem, özellikle Mescid-i Aksâ’da önceki depremlerden çok daha büyük bir tahribata sebep olmuştu. Caminin yeniden tamiri, daha doğrusu neredeyse yeniden inşâsı, halifenin bu ziyareti sırasında gerçekleşmişti. Mescid-i Aksâ’nın bu tamirat sırasında boyutları da değişmişti. Mansûr zamanında caminin eni dar, boyu ise uzundu. Mehdî’nin tamiratı sırasında ise eni genişlemiş, boyu ise kısaltılmıştı. Mehdî, daha önceki depremlerde meydana gelen, ancak çeşitli nedenlerle tamir imkanı bulunamayan başka bazı hasarları da bu ziyareti sırasında gidermiş olmalıdır. Mesʿûdî, halifenin Kudüs’ü bina ettiğini söyler. Halife, valilerine ve komutanlarına mektuplar yazarak başta Mescid-i Aksâ olmak üzere, depremin verdiği hasarlarının giderilmesi için yapılacak masrafara katkı sağlamalarını emretmişti. Depremin yaralarının sarılmasından sonra Kudüs’te Hristiyanlar inşâ masrafarını kendilerinin karşıladığı yeni bir mahalleye yerleştirilmişlerdi. Bu dönemde Kudüs Patriği III. İlyâs’ın, bazı siyasî faaliyetleri nedeniyle şehirden sürüldüğü de rivayet edilmektedir. Halife Musa Hadi-ilelhak zamanında (785-786) Kudüs’te göze çarpan herhangi bir gelişme yaşanmamıştır. Kaynaklar Kudüs bağlamında daha çok halef Hârûnürreşîd’in şehre olan özel ilgisine dikkat çekmektedir. Hârûnürreşîd zamanında (786-809) Abbâsî devleti her alanda önemli gelişmeler kaydetmişti. Bu dönemde siyasî hayatın bir parçası haline gelen Kudüs Hristiyanlar açısından önemli gelişmelere şahit olmuştur. Bu gelişmedeki en büyük etken, Halife Hârûnürreşîd ile Frank kralı Şarlman’la (Charlemagne; krallığı: 768-813) gelişen ilişkidir. Batı’da “Büyük Charles” olarak bilinen Şarlman, Papa tarafından Kutsal Roma-Cermen imparatoru olarak tensip edilmişti. Papa tarafından tensibi, Şarlman’a Hristiyanların siyasî hamiliği gibi bir rol de yüklemişti. Akıllı bir siyasetçi olan Şarlman Kudüs gibi mukaddes bir şehre ilgisini göstererek bir yandan Hristiyan dünyasının sempatisini kazanmaya çalışırken, diğer yandan da buraya hakim olan Abbâsîlerle ilişkilerini geliştirerek doğudaki rakibi Bizans’a karşı müttefk kazanma gayretine girişmişti. Bizans, Abbâsîlerin de hem sınır komşusu hem de onlara da yakın tehlike olması dolayısıyla bu ilişkilerin gelişmesi hiç de zor olmamıştı. Hediyelerle gönderilen mektuplarla başlayan ilişkiler zamanla elçi teatileriyle devam etmiştir. Şarlman 797, 802 ve 807 yıllarında Abbâsî sarayına; buna karşılık Hârûnürreşîd de 801 ve 807 yıllarında Frank krallığına elçiler göndermişti. Elçiler bu ziyaretler sırasında yöneticilere kıymetli hediyeler takdim etmişlerdir. Elçilerin doğunun efsanevi hükümdarına kaliteli yünlü dokuma ve diğer tekstil malzemeleri yanında Alman av köpekleri, su saati, nadir baharatlar ve fl gibi, bazıları Batı’ya özgü pahalı hediyeler getirdikleri rivayet edilir. Modern araştırmalar hediyeleşmeleri abartılı bulup gerçekdışı kabul etse de, Şarlman’la Hârûnürreşîd arasında siyasî temasların varlığı kesindir. Bu temasların dikkat çeken bir başka yönü de dönemin iki güçlü hükümdarı arasında iletişimin daha çok Yahudi elçiler vasıtasıyla sağlanmasıdır. Bağdat’a gelen heyetlerden birinde Aachenli Isaac isimli bir Yahudi’nin bulunduğu bilinmektedir. Onun da bulunduğu bu heyetin ülkeye dönüşünde sadece Isaac isimli bu Yahudi hayatta kalmış; diğerleri ise yolda ölmüşlerdi. Halife ile Şarlman’ın yakınlaşması, Kudüs’e hac maksadıyla gelen Hristiyanlar lehine çok olumlu sonuçlar doğurmuştu. Şarlman, halifeden hacıların Kudüs’e rahatça gelip gidebilmeleri için güvenlik talebinde bulunmuştu. Eskiden beri, Hristiyan hacılar için güvenli olan hac yolları, bu talepler doğrultusunda alınan yeni önlemlerle daha da güvenli hale getirilmişti. Benzer şekilde Şarlman’ın halifeden Kudüs’teki Hristiyanlar lehine bazı imtiyaz talebinde bulunduğu da belirtilmektedir. O, halifeden Kudüs’teki Hristiyanların ihtiyacına cevap verecek birimler kurmalarına imkan tanımasını istemiş, halife de bu talebe olumlu karşılık vermişti. Şarlman’ın bu girişimi neticesinde Kudüs’te Latinler lehine çeşitli dinî ve sosyal kurumlar kurulmuştu. Bu bağlamda Hristiyan hacılar için biri Kutsal Mezar Kilisesi yakınında, diğeri de Zeytin Dağı’nda olmak üzere iki manastır/misafrhane kurulmuştu. Bu dönemde Hristiyanlar tarafından 12 büyük köşkün inşâ edildiği Kudüs’te bazı İspanyol rahibeler Kutsal Mezar’ın yanına yerleşmişlerdi. Şarlman, şehirdeki çeşitli kiliselerin onarımını yaptırması yanında Hz. Meryem’in anısına el-Azra [Bakire Meryem] adında bir kilise de inşâ ettirmiştir. Sosyal kurumlar bağlamında Kudüs’te Hristiyanlar için büyük bir kütüphane, bir hastane (bîmâristan) ve bir de pazar kurulmuştu. Hristiyan seyyah Arculf her sene 13-15 Eylül tarihleri arasında İdü’s-Salîb adı verilen Hristiyan bayramında kurulan bu fuara değişik ırktan pek çok tüccarın iştirak ettiğini belirtir. Bu fuar çok sonraki dönemlerde, Fâtımîler dönemine kadar kurulmaya devam etmiştir. Şarlman’ın gayretleriyle Zeytindağı ile Harem-i şerîf arasındaki Yehoşafat vadisinde bulunan bazı meyve bahçeleri ve konaklar bu kurumların masrafarının karşılanması amacıyla vakfedilmişti. Yarım asır kadar sonra şehri ziyaret edip gözlemlerini kaydeden Hristiyan ziyaretçiler, zamansal yıpranmaya rağmen bu kurumların hâlâ ayakta olduğunu belirtmişlerdir. Şarlman’ın, Kudüs’teki Müslüman yoksullara dağıtılmak üzere her yıl düzenli olarak maddî yardımlar gönderdiği de rivayet edilir. Şarlman’dan sonra içeride iktidar çekişmeleri ve kralların başarısızlığı; dışarda ise Vikinglerin ve Müslümanların Karolenj İmparatorluğu’na yaptığı akınlar sebebiyle devletin zayıfaması ve bu sırada Bizans’ın yeniden toparlanmasıyla Kudüs’te Latinler’in etkisi de kırılmıştır. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak Kudüs’te Şarlman’ın inşâ ettirdiği bazı kurumlar, Latin Meryem Kilisesi’nde icra edilen Latince ayinler ile Kutsal Mezar Kilisesi’nde hizmet eden rahibeler dışında şehirde başka hatıra kalmamıştır. Kudüs’e hizmetleri nedeniyle etrafında oluşturulan efsane hikayelerle Batı’da hiç unutulmayan Şarlman’dan sonra halef Dindar Ludwig (Louis the Pious) de (krallığı: 813-840) Kudüs’te yaşayan Latinlerin cizyelerine katkı mahiyetinde maddî destek sağladığı belirtilmektedir. Halife Hârûnürreşîd’ten sonra iki oğlu, Emîn’le Me’mûn arasında bir iktidar kavgası yaşanmıştır. Hem anne hem de baba tarafından Abbâsî ailesine mensup olan Emîn’i Araplar’ın, annesi İranlı bir câriye olan Me’mûn’u ise İranlılar’ın desteklediği bu mücadele zamanında Filistin’de meydana gelen iktidar boşluğunda bölgede bazı isyanlar da patlak vermişti. Bu isyanlar sırasında şehirdeki Hristiyanlar büyük zarar görmüştü. İsyancılar Hristiyanlara ait bazı kiliseler ile bina ve kurumları tahrip etmişti. Bu isyanlar sırasında şehirde büyük bir kıtlık yaşanmış; halkın çoğu Kudüs’ten ayrılmak zorunda kalmıştı. Kardeşler arasında devam eden dört senelik iktidar mücadelesini Me’mûn kazandı ve Abbâsîlerin yedinci halifesi olarak iktidara geldi. Halife Me’mûn döneminde Kudüs’te bir deprem meydana gelmişti. Depremin büyük zarar verdiği şehirde diğer yapılar yanında Mescid-i Aksâ ve Kubbetü’s-sahra da büyük hasar görmüştü. Me’mûn’un deprem nedeniyle Kudüs’e gelerek imar ve tamir işleriyle bizzat ilgilendiği belirtilir. Harem-i şerîf’in doğu ve kuzey kapılarını yaptıran halife, depremde yıkılan binaların yapım ve onarım işleriyle Abdullah b. Tâhir isimli bir bürokrat görevlendirilmişti (216/831). Kaynaklarda Kubbetü’s-sahra’nın tamiratı sırasında caminin bânisi Abdülmelik’in mavi çiniden mamul cami kitâbesini koyu mavi çiniye çevirerek kitâbede bir sahtecilik yapıldığına dair bilgiler yer almaktadır. İfade edildiğine göre caminin tamiratı sırasında orta kemerdeki kitâbede caminin bânisi olarak ismi yer alan Emevî halifesi Abdülmelik’in ismi kazınmış; yerine halife Me’mûn’un ismi yazılmıştı. Ancak sahteciliğe imza atan kimseler yeniledikleri kitâbenin sonunda caminin yapılış tarihi olan 72 (691) yılını değiştirmeyi unutmuşlardı. Halife Me’mûn zamanında Kudüs patriği tarafından Kutsal Mezar Kilisesi’nde de bazı tamiratlar gerçekleştirilmişti.

Kaynaklar, Me’mûn’dan sonraki Abbâsî halifeleri zamanında Filistin’de çıkan isyanlar dışında Kudüs’le ilgili kayda değer gelişmelerden bahsetmemektedir. Kudüs, Halife Mu’tasım zamanında (833-842) patlak veren Ebû Harb Temîm el-Müberka’ isyanı sırasında (227/841 yılı) büyük zarar görmüştü. Ayaklanmanın, bir askerin, evde olmadığı bir sırada Ebû Harb’in evine girerek kadınlara hakaret etmesiyle başladığı rivayet edilir. Ailesine yapılan saygısızlığı kabullenemeyen Ebû Harb, askeri katlederek şehirden kaçmış, Ürdün topraklarında etrafına topladığı Emevî taraftarı köylülerle Abbâsîlere karşı ayaklanmıştı. İsyan sırasında Kudüs’teki çoğu mabet ya yağmanlamış ya da tahrip edilmişti. İsyancıların korkusundan halkın çoğu şehri terk etmek zorunda kalmıştı. Ürdün topraklarında etrafına topladığı Emevî taraftarı köylülerle Abbâsîlere karşı ayaklanan Ebû Harb, yüzünü peçe ile kapattığı için “el-Muberka’” (Peçeli) olarak isimlendiriliyordu. Ebû Harb kendisine katılan köylülerin hasat zamanı köylerine dönüp de etrafındaki insanların azaldığı bir sırada Recâ b. Eyyûb el-Hıdârî kumandasında gönderilen kuvvetler tarafından yakalanarak Sâmerrâ’ya gönderilmiş ve isyan bastırılmıştır (227/842). Halife Muktedir-Billâh’ın annesi Seyyide (Hanımefendi) Kubbetü’s-sahra’nın kubbesini tamir ettirmiş; üzerini de altınla kaplatmıştı. Onun caminin bütün girişlerine ahşaptan görkemli kapılar taktırdığı da rivayet edilmektedir. Kudüs, Emevîler döneminden itibaren, hicrî II/miladî VIII. yüzyıldan sonra önemli bir ilim ve kültür merkezi haline gelmeye başlamış; Abbâsîler döneminde de altın dönemini yaşamıştır. Evzâî (ö. 157/774), Süfyân es-Sevrî (ö. 161/778) ve Leys b. Sa’d (ö. 175/791) gibi alimler Kudüs’te kurdukları ilim halkalarında pek çok öğrenci yetiştirmişlerdi. Yine II. yüzyılda Râbia el-Adeviyye (ö. 185/801 [?]), Bişr el-Hâfî (ö. 227/841) ve Serî es-Sakatî (ö. 251/865) gibi tasavvuf büyükleri de Kudüs’ü mesken tutmuşlardı. II. yüzyıldan itibaren şehir sufler için de çekim merkezi haline gelmişti. Halife Me’mûn döneminde İmam Şâfîî ’ (ö. 204/820) de Kudüs’e yerleşmişti. Kudüs’ün geçimi genelde dışarıdan gelen ziyaretçiler ile ticaret üzerine dayanmaktaydı. Parlak kumaşlı, bal rengi elbiseler ve değişik ipler imâl edilir ve bunların ticareti yapılırdı.